Tuğçe Turanlar
  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Hizmetler
    • Bireysel Terapi
    • Çift Terapisi
    • EMDR Terapisi
    • Jungiyen Yaklaşımla Rüya Analizi
  • Konular
    • İlişkiler ve Bağlanma
    • Kaygı ve Anksiyete
    • Travma ve Bedensel Bellek
    • Psikanalitik Düşünce
  • Podcast
  • Farkındalık Rehberleri
  • İletişim
Tuğçe Turanlar
  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Hizmetler
    • Bireysel Terapi
    • Çift Terapisi
    • EMDR Terapisi
    • Jungiyen Yaklaşımla Rüya Analizi
  • Konular
    • İlişkiler ve Bağlanma
    • Kaygı ve Anksiyete
    • Travma ve Bedensel Bellek
    • Psikanalitik Düşünce
  • Podcast
  • Farkındalık Rehberleri
  • İletişim
  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Hizmetler
    • Bireysel Terapi
    • Çift Terapisi
    • EMDR Terapisi
    • Jungiyen Yaklaşımla Rüya Analizi
  • Konular
    • İlişkiler ve Bağlanma
    • Kaygı ve Anksiyete
    • Travma ve Bedensel Bellek
    • Psikanalitik Düşünce
  • Podcast
  • Farkındalık Rehberleri
  • İletişim
Tekrar eden ilişki döngüleri yaşayan bir çifti temsil eden ilişki görseli

İlişkilerde Tekrar Eden Döngüler: Neden Hep Aynı Sorunlar?

İlişkilerde tekrar eden döngüler, pek çok kişinin deneyimlediği bir örüntüdür: farklı bir partner, yeni bir başlangıç ama bir süre sonra aynı tartışmalar, aynı kırgınlıklar, aynı uzaklaşma. Aslında mesele, göründüğünden çok daha derinde yatıyor.


Aynı Tartışmaların Tekrarlanma Sebebi: Duygusal Döngüler

İlişkilerdeki çatışmalar çoğu zaman konuyla değil, o konunun taşıdığı anlamla ilgilidir. Bulaşıklar, mesajlara geç dönmek, ev düzeni; bunlar genellikle yüzeyde görünen nedenlerdir. Altında ise çok daha temel sorular yatıyor olabilir: Önemli miyim? Güvende miyim? Beni bırakır mı?

Bu soruların kökleri çoğunlukla çocuklukta ya da erken ilişki deneyimlerinde bulunur. Bağlanma teorisi ve şema terapisi perspektifinden bakıldığında; insanlar yetişkinlik ilişkilerinde, erken dönemde karşılanmamış duygusal ihtiyaçlarını farkında olmadan yeniden canlandırma eğilimindedir. Bu bilinçli bir seçim değildir; daha çok tanıdık olana çekilmedir. Çünkü insan zihni, acı verici olsa bile tanıdık olanı öngörülebilir bulabilir.


İlişkilerde Tekrar Eden Döngüler: Yaklaşma-Uzaklaşma Örüntüsü

Tekrar eden ilişki örüntüleri genellikle şöyle işler:

Partnerlerden biri yoğun bir duygu yaşadığında içe çekilir. Diğeri bunu “umursamıyor” olarak okur ve bağ kurmak için daha fazla üzerine gider. İçe çekilen kişi bu yakınlaşma çabasını boğucu bir baskı gibi algılayıp daha da uzaklaşır. İki taraf da incinir; ama kimse karşı tarafın iç dünyasını tam olarak göremiyordur.

Bu, klasik bir yaklaşma-uzaklaşma döngüsüdür ve bağlanma örüntüleriyle doğrudan ilişkilidir.

Kaygılı bağlanma örüntüsüne sahip biri yakınlık ve güvence arayabilir; kaçıngan bağlanma örüntüsüne sahip biri ise yoğun yakınlık karşısında geri çekilebilir. İkisi bir araya geldiğinde, her iki tarafın da en derin korkularını harekete geçiren bir dinamik ortaya çıkabilir.

Psikanalitik ve dinamik perspektiften bakıldığında bu döngüler, kişinin geçmişini bugünde yeniden sahneleme girişimi olarak da anlaşılabilir. Sanki psike, henüz çözüme kavuşmamış bir şeyi farklı bir ortamda yeniden denemeye çalışır. Bu nedenle yeni bir partner, yeni bir sahne oluşturabilir; ama senaryo tanıdık kalır.


Şemalar İlişkilerde Nasıl Tetiklenir?

Şema terapisi literatüründe, erken dönem uyumsuz şemalar — terk edilme, değersizlik, güvensizlik, yetersizlik gibi — ilişki içinde tetiklendiğinde kişi genellikle üç başa çıkma tepkisinden birine yönelir: aşırı telafi — fazla kontrol, fazla yakınlık talebi — teslim olma — uyum sağlama, kendinden vazgeçme — ya da kaçınma — duygusal mesafe, kopukluk.

Sorun, bu tepkilerin çoğunlukla birbirini beslemesidir. Birinin aşırı telafi tepkisi, diğerinin kaçınma tepkisini tetikleyebilir. Ve döngü başlar.


Bu Döngüden Çıkmak Mümkün mü?

İlişkilerde tekrar eden döngüler, sinir sistemi düzeyinde de iz bırakır: sık tetiklenme, zamanla tetiklenme eşiğini düşürebilir ve kişi giderek daha hızlı savunmaya geçer. Döngüyü görebilmek, onun dışına çıkmanın ilk adımıdır. “O bunu yaptı çünkü beni önemsemiyor” düşüncesi yerini “O bunu yaptığında kendisi de tehdit altında hissediyor olabilir” anlayışına bırakmaya başladığında, aynı davranış farklı bir anlam taşımaya başlar.

Bu kolay değildir. Tetiklenmiş bir sinir sistemi, düşünme ve empati kurma kapasitesini geçici olarak daraltır. Bu yüzden “sadece iletişim kurun” tavsiyesi çoğu zaman yetmez; döngünün altındaki duygusal örüntülerin fark edilmesi ve ele alınması gerekir.

Bireysel terapi bu örüntülerin kişisel öyküyle bağlantısını kurmaya yardımcı olurken, çift terapisi her iki partnerin döngüyü birlikte görmesine ve yeni tepki yolları geliştirmesine zemin hazırlar.


Tekrar eden ilişki sorunları bir karakter kusuru değil, öğrenilmiş bir örüntüdür. Ve öğrenilmiş olan, yeniden öğrenilebilir.

Yazılarımı e-posta ile almak ister misiniz?
Psikoloji, ilişkiler ve iç dünya üzerine yeni yazılar için

Substack’e ücretsiz abone olabilirsiniz.

Bu içerikler bilgilendirme ve düşünme amacı taşır; psikoterapi, tanı, tedavi ya da kriz desteği yerine geçmez.

Yazı gezinmesi

Prev

Yani, “Yaşamın anlamı nedir?” sorusu her zaman cev Yani, “Yaşamın anlamı nedir?” sorusu her zaman cevaplanmak için sorulmuyor. Bazen merakla, bazen de hayattan kopunca soruluyor. Hangisi olduğunu soru değil, soranın hayatı gösteriyor.
Son zamanlarda insanların okumakta ve okuduklarını Son zamanlarda insanların okumakta ve okuduklarını anlamakta zorlandığını görüyorum. Ve bunu genellikle ADHD’ye bağlıyorlar. Fakat her odaklanma güçlüğü ADHD değil. ADHD nörogelişimsel bir tablo; bambaşka bir şey. Benim gördüğüm şey daha çok bir alışkanlık meselesi: Sürekli hızlı, değişken ve yüksek uyarımlı içeriklere maruz kalmak, dikkatimizi kullanma biçimimizi değiştiriyor.
Bir de yapay zekâyla birlikte insanlar düşünmeye daha az ihtiyaç duymaya başladı. Üzerine çok düşünmeden her sorunun cevabını ondan alabiliyorsunuz.  Düşünsenize, sizin yerinize düşünen bir zekâ.
Ama esas kaybettiğimiz şeyin düşünme alışkanlığından çok “bilmeme halinde durabilmek” olduğunu düşünüyorum.
Eskiden metacognition, yani ne düşündüğünü düşünme kavramı benim çok hoşuma giderdi. İlişkisel psikanaliz üzerine aldığım eğitimlerde de seans odasında bunun nasıl işlediğini çok konuşurduk. Ne düşünüyorum? Neden böyle düşünüyorum? Bu düşünce nereden geliyor? Gördüğüm şey gerçekten orada mı, yoksa ben mi ona bir anlam yüklüyorum?
Ve ben bu kavramla etrafa baktığımda insanların bundan ne kadar uzaklaştığını görüyorum.
Biz düşünmezsek nasıl var olacağız? :)
Okumazsak nasıl neden-sonuç ilişkisi kuracağız? Bir fikrin nereden geldiğini, hangi düşünceye dayandığını, neyle çeliştiğini nasıl anlayacağız?
Şu an yaşadığınız hayatı, hiçbir şey değişmeden, s Şu an yaşadığınız hayatı, hiçbir şey değişmeden, sonsuz kez daha yaşamak zorunda olsaydınız ne hissederdiniz?
Bu soru Nietzsche’ye ait. Bengi dönüş dediği düşünce deneyinde, bir iblis gece yarısı yanınıza sokulur ve der ki: Bu hayatı, her acısı, her sevinci, her sıradan ayrıntısıyla sonsuz kez daha yaşayacaksın. 
Nietzsche sorar: Yere kapanıp lanet mi edersiniz, yoksa “bundan daha güzel bir şey duymadım” diyebileceğiniz bir an yaşadınız mı hiç?
Psikiyatr Irvin Yalom bu soruyu terapide bir turnusol kâğıdı gibi kullanır. Çünkü aynı hayatı tekrar yaşama fikri size dayanılmaz geliyorsa, bunun çoğu zaman tek bir açık nedeni vardır: Hayatınızı henüz iyi yaşamadığınıza inanıyorsunuzdur. Yalom’un dikkat çektiği şey de budur: Ölümden en çok korkan, hayatı en çok seven değil, çoğu zaman hayatını en az yaşamış olandır.
Ama sorunun amacı sizi geçmişin pişmanlığında boğmak değil. Yön ileri: Bundan sonra hayatımı nasıl yaşamalıyım ki, beş yıl sonra dönüp baktığımda yeni pişmanlıklar biriktirmemiş olayım?
Bengi dönüş iblisi bu gece kapınızı çalsa, ona ne cevap verirdiniz?
Psikanaliz denince çoğumuzun aklına içimizde derin Psikanaliz denince çoğumuzun aklına içimizde derinlerde saklı duran karanlık bir depo, mistik bir hayal gücü veya açılmayı bekleyen gizli bir kutu gelir. Özellikle Jung ve romantik filozoflar, bilinçdışını her şeyin içine tıkıştırıldığı karmaşık bir yığın veya “karanlık bir irade” olarak resmetmişlerdir. Ancak Jacques Lacan, bu yaygın inancı kökünden sarsar.
Lacan’a göre bilinçdışı varlıksal (ontolojik) bir madde veya mekân değil; bir boşluk, bir yarık ve bir kesintidir. Kusursuzca işlediğini sandığımız günlük hayatımızda, düzgün akan bir cümlemizde aniden ortaya çıkan bir tökezleme, bir duraksama ya da rüyamızdaki mantıksız bir kopuş basit bir yorgunluk belirtisi değildir. 
Lacan, Freud’un tam da bu aksayan yerde, söylemdeki o delikte ya da boşlukta ne bulduğunu sorar ve şu sarsıcı cevabı verir: Henüz gerçekleşmemiş bir şey.
Bilinçdışı bize kendini “doğmamış olanın alanında askıda bekleyen” bir şey olarak gösterir. Bu yüzden dilimiz sürçtüğünde yaşadığımız o anlık bocalama, aslında o tanımsız boşluktan kelimenin tam anlamıyla doğan bir “buluş” veya bize beklediğimizden hem daha azını hem de daha fazlasını veren bir “sürpriz” niteliğindedir.
Ancak bu sürpriz kalıcı değildir. Lacan’ın vurguladığı gibi, bilinçdışının adeta ritmik bir nabız atışı işlevi vardır; o yarıktan bir anlığına gün ışığına çıkar, gerçekleşmemiş arzunun hakikatini fısıldar ve hemen ardından tekrar kendi üstüne kapanıp kaybolmaya yazgılıdır. O kapanmadan önceki kısacık an, kendimizi en çok ele verdiğimiz andır.
Yani bir dahaki sefere diliniz sürçtüğünde veya tuhaf bir rüya gördüğünüzde bunu sıradan bir “hata” diyerek geçiştirmeyin. Çünkü tam o anda, içinizde henüz gerçekleşmemiş bir arzu, o kısacık boşluktan size bir şeyler anlatmaya çalışıyor olabilir.
🌷
#psikoloji
Aldatma sonrası güvenin yeniden kurulması, yalnızc Aldatma sonrası güvenin yeniden kurulması, yalnızca “özür dilemekle” mümkün olmaz. Özür önemli olabilir; fakat asıl belirleyici olan, aldatan kişinin kendi davranışını gerçekten anlamaya çalışıp çalışmadığıdır.
“Ama sen de…” diye başlayan savunmalar, aldatılan kişinin tepkisini abartılı bulmak ya da ilişki sorunlarını aldatmanın gerekçesi gibi sunmak, onarımı zorlaştırır.
Çünkü güven, ancak sorumluluğun gerçekten alındığı bir yerde yeniden kurulabilir.
Bu konuyu daha ayrıntılı ele aldığım “Aldatma Sonrası Güven Yeniden Kurulur mu?” başlıklı yazıyı tugceturanlar.com’da okuyabilirsiniz.
🌷 
#psikoloji
Travmatik bir deneyimi anlatmak neden iyileştirir? Travmatik bir deneyimi anlatmak neden iyileştirir?
Bu sorunun cevabı, “konuşmak iyi gelir”den çok daha derine gidiyor.
Psikanalitik perspektiften bakıldığında anlatı; zihnin ham halde tuttuğu, henüz tam olarak işleyemediği deneyimi daha düşünülebilir bir forma sokma girişimidir.
Adı konulamayan şey her zaman yok olmaz. Bazen semptom olarak, beden tepkisi olarak ya da ilişkilerde tekrar eden örüntüler olarak kendini göstermeye devam eder.
Anlatmak, bu döngüyü fark etmeye ve yaşanan deneyime başka bir yerden bakmaya yardım edebilir.
Ama iyileştirici olan yalnızca anlatmak değildir. Güvenli, duyulduğunuz ve yargılanmadığınız bir ilişki içinde anlatabilmektir.
#psikoloji
Instagram'da takip et

  • KVKK Aydınlatma Metni
  • Web Sitesi Aydınlatma Metni
  • Çerez Politikası
  • uzmanpsikologtugceturanlar@gmail.com
  • 0532 053 39 92 WhatsApp üzerinden ulaşabilirsiniz

Adres

Kuloğlu Mah. Ağa Hamamı Sok. Yasemin Apt. No:14 D:1 Beyoğlu / İstanbul

Bu internet sitesinin içeriği ve uygulamaları, sadece bilgilendirme ve eğitim amaçlı olup, herhangi bir şekilde tıbbi öneri verme veya herhangi bir danışan sağlama amacı ile oluşturulmamıştır. Sitemizde yer alan alıntı ve görüşler açıkça belirtilmediği takdirde resmi görüşlerini yansıtmamaktadır.