Tuğçe Turanlar

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Klinik Okumalar
    • İlişkisel Dinamikler
    • Bedensel Bellek
    • Jungiyen Okumalar
  • İletişim

Tuğçe Turanlar

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Klinik Okumalar
    • İlişkisel Dinamikler
    • Bedensel Bellek
    • Jungiyen Okumalar
  • İletişim
  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Klinik Okumalar
    • İlişkisel Dinamikler
    • Bedensel Bellek
    • Jungiyen Okumalar
  • İletişim
featured_image

Tekrar Eden Yaşam Örüntüleri ve Bilinçdışı: Semboller Ne Anlatır?

16 Şubat 2026 Yazar: Tuğçe Turanlar Jungiyen Okumalar 0 Yorum

İnsan yaşamında bazı dinamiklerin farklı bağlamlarda yeniden ortaya çıktığı gözlemlenebilir. Benzer ilişki biçimleri, benzer çatışmalar, benzer hayal kırıklıkları… Bu tekrar eden yaşam örüntüleri rastlantısal değildir; çoğu zaman bilinçdışı süreçlerin örgütleyici etkisini yansıtır.

Bilinçdışı yalnızca bastırılmış arzuların ya da unutulmuş anıların depolandığı pasif bir alan değildir. Ruhsal yaşamı düzenleyen, deneyimleri sembolik biçimde kodlayan ve çözülmemiş olanı tekrar yoluyla sahneye koyan dinamik bir yapıdır. Psikoloji ve derinlik psikolojisinin temel sorularından biri, bu içsel örgütlenmenin nasıl işlediğini anlamaktır.

Bilinçdışı Günlük Hayatta Nasıl Görünür? Tekrar Eden Yaşam Örüntüleri 

Bilinçdışı çoğu zaman dramatik sahnelerle değil, sıradan tekrarlarla kendini gösterir.

  • Farklı iş ortamlarında benzer otorite çatışmaları yaşamak
  • Farklı partnerlerle aynı terk edilme korkusunu deneyimlemek
  • Küçük bir eleştiride beklenmedik yoğunlukta öfke hissetmek
  • Sürekli “anlaşılmadığını” düşünmek

Bu durumlarda sorun yalnızca “karşı taraf” değildir. Çoğu zaman harekete geçen şey, geçmişte oluşmuş bir içsel modeldir. Bilinçdışı, tamamlanmamış olanı yeniden organize etmeye çalışır.

Bilinçdışı Nedir? Kuramsal Temeller

Bilinçdışı kavramı modern literatüre Sigmund Freud ile girmiştir. Freud için bilinçdışı, bastırılmış dürtülerin, çatışmaların ve erken dönem deneyimlerin etkili olduğu bir ruhsal alandır. Ancak psikanalitik düşünce zamanla sembolizm anlayışını genişletmiş ve statik bir “sembol” kavramından dinamik bir “sembolleştirme süreci”ne evrilmiştir. Bu ayrım önemlidir; çünkü sembolün nasıl anlaşıldığı, bilinçdışının nasıl işlediğini belirler.

Laplanche ve Pontalis’in belirttiği üzere sembolizm, yalnızca bireysel çağrışımlarla değil, kültürler arası süreklilik gösteren temsil biçimleriyle de ilişkilidir. Rüyalarda, mitolojide, dinde ve folklorda tekrar eden imgeler bu ortak yapıya işaret eder. Başka bir deyişle, semboller yalnızca kişisel anlamlar değil; zihnin evrensel örgütlenme biçimleridir.

Freud’un sembolizme ilgisi nörolojik dönemine kadar uzanır. Sözcük ile nesne fikri arasındaki ilişki üzerine yaptığı çalışmalar, daha sonra psikanalitik sembol anlayışının temelini oluşturmuştur. Melanie Klein, Hanna Segal ve Donald Winnicott gibi kuramcılar ise sembolleştirme kapasitesini özellikle erken gelişim ve psikoz bağlamında derinleştirmiştir.

Bugün bilinçdışı, yalnızca bastırılanın deposu değil; ruhsal yaşamı örgütleyen bir yapı olarak ele alınır.

Semboller: Bilinçdışının Dili

Bilinçdışı doğrudan konuşmaz; semboller aracılığıyla kendini ifade eder.

Bir rüyada görülen karanlık bir ev, bir yılan ya da su baskını yalnızca görüntü değildir. Bunlar çoğu zaman ruhsal bir duruma işaret eder.

Örneğin sürekli su baskını gördüğünü söyleyen birini düşünelim. Rüyasında evin alt katı suyla doludur; kişi üst kata çıkar ama su yükselmeye devam eder. Jungiyen sembolizmde su çoğu zaman bilinçdışını ve taşan duygulanımı temsil eder. Bu tür rüyalar genellikle bastırılmış bir duygunun artık zihinsel sınırlar içinde tutulamadığını gösterir. Rüya burada bir mesaj değil; ruhsal bir dengeleme çabasıdır.

Freud ve Jung’un rüya analizine dair karşılaştırmalı yaklaşımları için bkz. Rüya Analizi: Freud ve Jung’un Karşılaştırmalı Görüşleri.

Jung’a göre arketipler —Persona, Gölge, Anima/Animus ve Öz— bu sembolik anlatımın temel yapı taşlarıdır. Persona bireyin toplumsal maskesini, Gölge reddedilen yönlerini, Anima/Animus karşıt cinsiyetsel iç temsilleri, Öz ise bütünlüğü temsil eder.

Gölge ile yüzleşilmeyen durumlarda bu içerik başkalarına yansıtılır. Kişi kendindeki öfkeyi “öfkelilerle”, kendi bağımlılığını “zayıf insanlarla” karşılaşarak deneyimler. Böylece içsel içerik dış dünyada yeniden sahnelenir.

Kuramsal Yaklaşımların Karşılaştırılması

Freud, Jung ve Lacan bilinçdışının doğasına dair farklı modeller geliştirmiştir.

Freud bilinçdışını bastırılmış dürtülerin alanı olarak ele alırken; Jung kolektif bilinçdışı ve arketip kavramlarını ortaya koymuştur. Lacan ise bilinçdışının dil gibi yapılandığını savunarak sembolik düzeni merkeze almıştır.

Lacan’a göre özne, söyledikleri ile kastettikleri arasında bölünmüştür. Dil sürçmeleri ve tekrar eden ifadeler bilinçdışının yapısal izleridir. Claude Lévi-Strauss da bilinçdışını sembolik bir işlev olarak tanımlayarak, toplumsal yapılarla ilişkilendirmiştir.

Bu perspektifler bilinçdışının hem bireysel hem de yapısal bir örgütlenme olduğunu gösterir.

Yineleme Zorlantısı: Hatırlayamayan Zihnin Sahnelemesi

Freud’un “yineleme zorlantısı” olarak tanımladığı süreç, bastırılanın hatırlanmak yerine tekrar edilmesidir. Birey travmatik bir olayı bilinçli olarak hatırlayamadığında, benzer koşulları eylem yoluyla yeniden üretir.

Örneğin çocuklukta tutarsız bir ebeveynle büyüyen biri, yetişkinlikte benzer biçimde mesafeli partnerlere yönelir. İlişkinin başında yoğun bir çekim hisseder; fakat yakınlık arttığında geri çekilir. İlişki bozulduğunda şu cümle kurulur: “Yine aynı şey oldu.” Oysa tekrar eden partner değil; içsel şemadır.

Yineleme çoğu zaman haz ilkesine aykırıdır çünkü acı verir. Freud bu paradoksu “ustalık kazanma” çabasıyla açıklamıştır. Kişi bir zamanlar pasif kaldığı sahneyi, bu kez kontrol edilebilir bir biçimde yeniden kurmaya çalışır.

Modern nörobilim bu süreci örtük bellek sistemleri üzerinden açıklar. Travmatik deneyimler kortikal düzeyde işlenemediğinde, limbik sistem ve prosedürel ağlarda otomatikleşmiş kalıplar olarak kalır. Bu nedenle kişi neden aynı davranışı tekrar ettiğini bilişsel olarak açıklayamaz.

İlişkisel Örüntüler ve Bağlanma

Erken bağlanma deneyimleri bilinçdışının ilişkisel şablonlarını oluşturur. Bu şablonlar yalnızca düşünsel inançlar değil; bedensel ve duygusal beklentilerdir.

Bir kişi partnerine yoğun şekilde yakınlaşmak isterken aynı anda terk edilmekten korkabilir. Bu içsel çelişki savunma davranışlarına dönüşür: geri çekilme, aşırı kontrol, kışkırtma.

Döngü şu şekilde işler:

  1. Yakınlık arzusu
  2. Terk edilme korkusu
  3. Savunma davranışı
  4. Gerçekleşen uzaklaşma

Böylece bilinçdışı model kendini doğrular.

Nöropsikanaliz ve Örtük Bellek

Mark Solms ve Jaak Panksepp’in çalışmaları, bilinçdışının nörobiyolojik temellerini görünür kılmıştır. Duygulanımlar beyin sapı ve limbik sistem düzeyinde örgütlenir. Arayış, Korku, Öfke ve Bakım gibi temel duygusal sistemler organizmanın hayatta kalma düzenini oluşturur ve deneyimlerin duygusal tonunu belirler.

Yinelenen örüntüler büyük ölçüde prosedürel ve duygusal bellek sistemlerinde depolanır. Bu sistemler örtüktür; kişi onları bilinçli olarak hatırlamaz, ancak davranış ve duygusal tepkiler aracılığıyla yeniden yaşar.

Travmatik bir deneyim yoğun stres altında yaşandığında, kortikal düzenleme kapasitesi düşer. Deneyim söze dökülemez, zamansallaştırılamaz ve “geçmişte olmuş bir anı” olarak yerleşmez. Bunun yerine limbik sistem ve prosedürel ağlarda duygusal bir iz olarak kalır. Tetikleyici bir durum ortaya çıktığında beden geçmişi şimdiymiş gibi deneyimler. Tekrar burada bilinçli bir tercih değil; güncellenmemiş bir tahmin modelinin çalışmasıdır.

Bu nedenle yineleme bir irade zayıflığı ya da karakter sorunu değil; sinir sisteminin eski bir organizasyon biçimini sürdürmesidir.

Sembolleştirme Kapasitesi ve Dönüşüm

Tekrar eden örüntülerin kırılması yalnızca fark etmekle olmaz. Asıl mesele yaşantının sembolleştirilebilmesidir.

Sembolleştirme; ham duygunun söze, imgeye ve düşünceye dönüşmesidir. Sembolik kapasite arttıkça birey geçmişi yeniden yaşamak yerine temsil edebilir.

Örneğin her eleştiride yoğun bir değersizlik hissi yaşayan biri, başlangıçta bu duyguyu yalnızca öfke ya da geri çekilme ile ifade eder. Ancak zamanla bu tepkinin çocuklukta sık yaşanan yetersizlik deneyimleriyle bağlantılı olduğunu fark ettiğinde, eleştiri artık “şimdi olan bir saldırı” olmaktan çıkar; geçmişte oluşmuş bir kırılganlığın tetiklenmesi olarak anlaşılır. Bu anlayış, otomatik tepkinin yerini düşünülmüş bir yanıtın almasını mümkün kılar.

Yinelenen örüntüler kader değildir; işlenmemiş deneyimin otomatik sonucudur. Bilinçdışı çözüldüğünde kişi geçmişi tekrar etmek zorunda kalmaz; onu anlamlandırabilir.

Ve anlamlandırılan şey artık kader olmaktan çıkar.

Bu yazıda ele alınan tekrar eden yaşam örüntüleri, çoğu zaman kişinin farkında olmadan taşıdığı duygusal şablonlarla ilişkilidir. Bu örüntüler yalnızca kuramsal bir mesele değil; günlük yaşamda, ilişkilerde ve bedensel tepkilerde somut biçimde deneyimlenir. Bilinçdışının dili çözüldükçe, tekrar eden döngüler yerini daha bilinçli seçimlere bırakabilir.

Daha ayrıntılı bilgi sahibi olmak için: Solms (2018) – The Neurobiological Underpinnings of Psychoanalytic Theory and Therapy.

2 Likes
Önceki

İlgili Makaleler

Oedipus Kompleksi ve Freud’un Psikanalitik Teorisi
Oedipus Kompleksi ve Freud’un Psikanalitik Teorisi
6 Haziran 2024

Oedipus Kompleksi, Sigmund Freud tarafından psikanalizin erken...

Devamı
Tekrar Eden Yaşam Örüntüleri ve Bilinçdışı: Semboller Ne Anlatır?
Tekrar Eden Yaşam Örüntüleri ve Bilinçdışı: Semboller Ne Anlatır?
16 Şubat 2026

İnsan yaşamında bazı dinamiklerin farklı bağlamlarda yeniden ortaya çıktığı...

Devamı
Rüya Analizi: Freud ve Jung’un Karşılaştırmalı Görüşleri
Rüya Analizi: Freud ve Jung’un Karşılaştırmalı Görüşleri
29 Ekim 2023

Rüya Analizi Freud'a Göre Rüyalar Ne Anlama Geliyor? Hepimiz rüya görüyoruz,...

Devamı
Arketipler: Modern Psikolojideki Etkisi
Arketipler: Modern Psikolojideki Etkisi
18 Ocak 2024

Arketiplerin modern psikolojideki etkisi, özellikle Carl Jung'un çalışmaları...

Devamı

Instagram

Her Şey Yolundayken Neden “Kötü Bir Şey Olacak” Gi Her Şey Yolundayken Neden “Kötü Bir Şey Olacak” Gibi Hissediyoruz?❤️‍🩹

Hayatınızda her şey yolunda giderken aniden bir huzursuzluk çöküyor mu? Sanki bu mutluluğun bir bedeli olacakmış gibi bir tetikte olma hali...
Aslında bu, sinir sisteminizin size bir oyunudur. Eğer kaotik bir ortamda büyüdüyseniz, sinir sisteminiz huzuru “tekinsiz bir boşluk” olarak kodlar. Çünkü sizin için tanıdık olan mutsuzluk, yabancı olan huzurdan daha “güvenli” hissettirir.

🌱Bu döngünün temelinde şunlar olabilir:

* Kaosun Konforu: Zihniniz, ne zaman ne olacağını bildiği o eski huzursuz günleri özler; çünkü krizin içinde nasıl hayatta kalacağınızı biliyorsunuzdur.

* Kontrol Çabası: Dışarıdan gelecek olası bir “darbeyi” bekleyip gerilmek yerine, kendi mutsuzluğunuzu yaratarak durumu kontrol altında tutmaya çalışırsınız.

* Ebeveyne Bilinçdışı Sadakat: Eğer mutsuz veya acı çeken ebeveynlerle büyüdüyseniz, onlardan daha mutlu olmayı onlara bir “ihanet” gibi hissedebilirsiniz. Onların yaşayamadığı o huzurlu hayatı yaşamak, bilinçdışında bir suçluluk duygusu yaratarak sizi yeniden tanıdık olan o mutsuz zemine çekebilir.

🌱Huzura tahammül etmek, sinir sistemine bu sessizliğin güvenli olduğunu ve mutlu olmanın bir suç olmadığını yeniden öğretmekle başlar.

Bu konu hakkında daha detaylı bilgi edinmek ve makalenin tamamını okumak için web sitemdeki yazıyı inceleyebilirsiniz: tugceturanlar.com 👩🏻‍💻

Not: Psikolojiye dair farkındalık notları, hazırladığım kendi kendine yardım araçları ve topluluğa özel içerikler için “Seans Odası Sakinleri” Telegram kanalına katılabilirsiniz. Terapi sürecini desteklemek ya da bireysel içsel yolculuğuna eşlik etmek isteyen herkes bu alana davetlidir. Katılım için gerekli bağlantıya profilimden ulaşılabilir.

#psikoloji #psikoterapi
Paranoid kişilik yapısı, kişinin dünyayı sürekli b Paranoid kişilik yapısı, kişinin dünyayı sürekli bir tehdit olarak algıladığı, güven duygusunun yerini kalıcı şüpheye bıraktığı bir kişilik örgütlenmesidir. 

Bu yapıda şüphe, yeni bilgilerle esneyemez; kişi, kuşkularını sorgulamak yerine onları doğrulayan işaretler arar. 

İçsel korku, öfke ve kırılganlık duyguları çoğu zaman dışarıdan gelecek bir saldırı beklentisi şeklinde yaşanır. 

Tesadüflere yer yoktur; her davranışın ve sözün gizli bir anlamı olduğuna inanılır. Bu sürekli tetikte olma hali, ilişkileri zorlaştırır ve kişiyi yalnızlaştırabilir. 

Şüphecilik yaşamın merkezine yerleştiğinde, klinik bir değerlendirme gerekli hale gelir.

📖 Yazının tamamı için: www.tugceturanlar.com

📝 Bu içerik farkındalık amaçlıdır; klinik değerlendirme bireysel görüşmeyle yapılır.

Telegram’da Seans Odası Sakinleri kanalında PDF’ler, psikolojik araçlar ve seanslarda kullanılabilecek egzersizler paylaşıyorum.
İlgilenenler bio’daki bağlantıdan katılabilir.
Obsesif kompulsif kişilik yapısı, kusursuz olma ar Obsesif kompulsif kişilik yapısı, kusursuz olma arzusundan çok hata yapınca suçlanma korkusuyla şekillenen bir karakter örgütlenmesidir.

Düzen, kontrol ve mükemmeliyetçilik; içsel huzuru sağlamak için değil, suçluluktan korunmak için devreye girer.

Bu yapıdaki kişiler için karar vermek, yalnızca bir seçenek seçmek değil; diğer tüm ihtimallerden vazgeçmek anlamına gelir. Yanlış yapma ihtimali ağır bir suçluluk duygusu yaratacağı için zihin bazen karar sürecini tamamen kilitler. 

Erteleme, çoğu zaman tembellik değil; “ya mükemmel olmazsa” korkusunun yarattığı bir felçtir.

Duygular kontrol edilemez ve kaotik algılandığında, zihin mantığa sığınır. Tartışmalarda “haklı çıkmaya” odaklanmak, aslında duyguların karmaşasından korunmak için inşa edilen bir kaledir.

Mükemmeliyetçilik ise bir başarı arzusu değil; eleştiriden ve suçlanmaktan koruyan bir zırh işlevi görür.

Dinlenirken bile zihinde yankılanan “üretken olmalıyım” sesleri, katı bir içsel yargıcın varlığına işaret eder. Bu yapıda özsaygı, ancak standartlara harfiyen uyulduğunda kazanılan kırılgan bir ödüle dönüşür.

📌 Kritik soru şu:
Hata yapmaktan mı korkuyorsunuz, yoksa hata yaptığınızda hissedeceğiniz o ağır suçluluktan mı?

📖 Yazının tamamı için: www.tugceturanlar.com
📝 Bu içerik farkındalık amaçlıdır; klinik değerlendirme bireysel görüşmeyle yapılır.

⭐️ Telegram’da Seans Odası Sakinleri kanalında PDF’ler, psikolojik araçlar ve seanslarda kullanılabilecek egzersizler paylaşıyorum.
İlgilenenler bio’daki bağlantıdan katılabilir.
Modern dünya bizi sürekli sosyalleşmeye, paylaşmay Modern dünya bizi sürekli sosyalleşmeye, paylaşmaya ve dışa dönük olmaya çağırıyor.
Ancak bazı insanlar için bu dünya çekici değil; yorucu, istilacı ve anlamsız hissedilir.

Şizoid kişilik yapısında, insanlardan uzak durmak çoğu zaman bir korkunun değil, kendini koruma ihtiyacının sonucudur.

Yalnızlık bir eksiklik değil; aksine rahatlama ve özgürlük alanıdır.

Bu yapı sosyal fobiyle karıştırılsa da temel fark şudur:
Şizoid kişiler insanlardan korkmaz; insanlarla olmanın kendisini yorduğunu hisseder.

Şizoid yapının merkezinde güçlü bir içsel çatışma vardır:

✨ Yakınlık ve anlaşılma ihtiyacı
✨ “İstila edilme” ve kendini kaybetme korkusu
Bu nedenle temas kurulduğunda geri çekilme görülür.

Hayat çoğu zaman içeriden izlenir; kişi kendini bir camın arkasından dünyayı gözlemleyen biri gibi hissedebilir.

Bu geri çekilme sadece bir kaçış değildir.
Birçok şizoid yapı, bu mesafeyi yaratıcılığa, düşünmeye ve derinliğe dönüştürür.

Şizoid olmak bir eksiklik değil;
dünyanın gürültüsüne karşı geliştirilmiş hassas bir savunma biçimidir.

📖 Yazının tamamı için: www.tugceturanlar.com
📝 Bu içerik farkındalık amaçlıdır; klinik değerlendirme bireysel görüşmeyle yapılır.
Seans Odası Sakinleri: Rüya Analizi podcastinin il Seans Odası Sakinleri: Rüya Analizi podcastinin ilk bölümü 26 Kasım Çarşamba günü yayında. Artık her Çarşamba birlikteyiz 🫠🩵💤🌙🎙️

#podcast #psikoloji
🩵 Günlük hayatın içinde çoğu zaman kendimizi duyma 🩵 Günlük hayatın içinde çoğu zaman kendimizi duymadan, duygularımızı fark etmeden ilerleriz. Oysa küçük bir mola verip içimize döndüğümüzde değişimin ilk adımını atmış oluruz. Kendine Dönüş Rehberi, bu yolculukta sana eşlik etmesi için hazırlandı.

🦋 Yedi gün boyunca kısa okumalar, egzersizler ve sorularla kendine daha yakından bakmayı, duygularını tanımayı ve içindeki farklı sesleri keşfetmeyi deneyimleyeceksin. Bazen güçlü yanlarını hatırlayacak, bazen sınır koymayı çalışacak, bazen de içindeki küçük çocukla buluşacaksın. Her gün 10–15 dakikanı ayırman, kendinle kurduğun bağı güçlendirmek için yeterli.

✨Bu rehber terapi yerine geçmez. Ama farkındalığını artırmana, kendine daha şefkatli yaklaşmana ve geleceğe dair yeni niyetler koymana destek olabilir. 

🦋✨ Yolculuğun sonunda kendi notlarınla şekillenen kişisel bir defterin olacak: sana ait, sana yol gösteren bir pusula.

7 Gün 7 Adım: Kendine Dönüş Rehberi
	1.	Kendine Bakışın
	2.	Duyguların Haritası
	3.	İç Sesini Resmet
	4.	Güçlü Yanlarının Kolajı
	5.	“Hayır” Günlüğü
	6.	Küçük Çocuğa Mektup
	7.	Gelecek Benliğe Niyet

🔗 Kendine Dönüş Rehberi’ni profilimdeki linkten veya www.tugceturanlar.com’dan ücretsiz indirebilirsin.

Klinik Psikolog Tuğçe Turanlar 

#psikoloji
Instagram'da takip et

Öne Çıkan Konular

  • İlişkisel Örüntüler
  • Bağlanma ve Yakınlık Sorunları
  • Travma ve Psikolojik İzler
  • Kişilik Yapıları
  • İçsel Çatışmalar ve Anlam Arayışı
  • Kaygı, Kontrol ve Aşırı Düşünme
  • Rüyalar ve Bilinçdışı Süreçler

Son Eklenenler

  • Tekrar Eden Yaşam Örüntüleri ve Bilinçdışı: Semboller Ne Anlatır?
  • Her Şey Yolundayken Mutsuz Hissetmek
  • Paranoid Kişilik Yapısı: Sürekli Tehdit Algısı ve Güven Sorunu
  • Sosyal Kaygı: Görülme Korkusuna Analitik Bir Bakış
  • Şizoid Kişilik: Neden İnsanlardan Kaçıyorum?
  • Obsesif Kompulsif Kişilik Yapısı Nedir?

Yasal Uyarı

Bu internet sitesinin içeriği ve uygulamaları, sadece bilgilendirme ve eğitim amaçlı olup, herhangi bir şekilde tıbbi öneri verme veya herhangi bir danışan sağlama amacı ile oluşturulmamıştır. Sitemizde yer alan alıntı ve görüşler açıkça belirtilmediği takdirde resmi görüşlerini yansıtmamaktadır. Yazılı izin alınmaksızın kaynak gösterilerek dahi kullanılamaz